Güven Kapısı
Sınırım ben ve güvenli alana giriş noktası… Ha aklınıza benim dışımdaki yerler güvensiz mi sorusu gelmesin sakın. Kastettiğim başka. Yetişkinler bana geldiklerinde çocuklarından ayrılır ve güvenle içeri girmelerini izler de o yüzden dedim. Çocukların anne bana olmadan güvende olduğunu bildiği yere giriş benden olur. Ne hoş bir görevim var değil mi? Ben yıllardır bu ayrılmalara şahit oluyorum. Çok küçükken zor oluyor ayrılmalar ve uzun sürebiliyor. Biraz daha büyüyünce arkanıza bile bakmadan koşarak giriyorsunuz içeri. Anne babalar, nineler, dedeler arkanızdan bakakalır alışkanlık olarak.
Açılmam ve kapanmam arasında bir saatlik bir zaman aralığı var. Tek başıma da kalmıyorum, tatlı mı tatlı bir güvenlik görevlisi abi var yanımda. Tüm öğrencileri tanır ve mutlaka “Günaydın” diyerek karşılar onları. Akşam açık kalma sürem de yaklaşık yirmi dakika. Ben açılana kadar dışarısı bir kalabalık olur ki sorma!
O beklenen an geldiğinde, yanımdaki görevli belindeki anahtar destesini çıkarır. Kilidimde o metalik dönme sesini duyarım ve hemen ardından ağır gövdem, menteşelerimin hafif iniltisiyle dışarıya doğru değil, içeriye, o güvenli bahçeye doğru aralanır.
İşte o an, önümde biriken o insan denizi hareketlenir. Raylar üzerinde kayıp giden o modern kapılar gibi değilim ben; her gelene kucak açar gibi kanatlarımla açılırım. Kimi zaman aceleci bir el iter beni daha hızlı geçmek için, kimi zaman rüzgâr çarpar sırtıma. Çocuklar geçer yanımdan; çantaları demirlerime sürter, ayakkabıları eşiğimde toz bırakır. O bir saat boyunca yüzlerce “iyi dersler” dileği, yüzlerce “ceketini giy” uyarısı siner üzerime.
Son öğrenci de nefes nefese eşiğimden atlayıp içeri girdiğinde, görevli ağır kanadımı kendine doğru çeker. “Küt” diye kapanırım yuvalarıma. Sürgü çekilir. Artık dışarının o telaşlı dünyasıyla içerinin öğrenme dünyası arasında dimdik duran bir engel, sessiz bir nöbetçiyimdir.
Gün içinde bahçeden gelen çocuk seslerini dinlerken, bazen dalar giderim eskilere… Boyalarımın dökük, menteşelerimin paslı olduğu, kilitlerimin zor tuttuğu o eski zamanlara. Şimdiki gibi renkli, tekerlekli çantalar yoktu belki ama o eşikten geçerken duyulan o minik kalp çarpıntıları tıpatıp aynıydı. Nesiller değişti, duvarların rengi değişti, ama benim soğuk demirlerime tutunup içeriye bakan o meraklı gözler hiç değişmedi.
Güneş batmaya yüz tutup da gölgeler uzadığında, içimde tatlı bir ürperti başlar. Çıkış vakti! Sabahki ayrılık sahnesi, bu kez yerini büyük bir kavuşmaya bırakır. Kilidim tekrar açılır, kanatlarım iki yana yaslanır. Sabah zorla bıraktıkları ebeveynlerine doğru koşan çocukların neşesiyle dolar taşarım. Dedeler, nineler kollarını açıp bekler hemen önümde. O yirmi dakikalık sürede, sabahki hüzün buhar olup uçar.
Herkes evine dağılıp, sokak tenhalaştığında ve görevli de “İyi akşamlar” deyip kilidimi son kez kontrol ettiğinde, gece nöbetim başlar. Sokak lambasının sarı ışığı altında, yarın sabah yine o bin bir çeşit duyguya kucak açmak üzere sessizliğe bürünürüm.
